Ağır Romanlara Dair Ucuz Bir Hikaye...

Kezban, kalp atışları ve nefes alıp verişinden başka bir sesin duyulmadığı karanlık sokağın köşesine gelmişti, avucundaki kâğıt parçasına baktı, köşedeki su birikintisinin üzerinden çevik bir adımla sıyrılıp “13” numaralı binaya girdi. Basamakları hızlı adımlarla çıkarken kırmızı ayakkabılarının topukları merdiven kenarlarına çarpıyor, sarı paltosunun etekleri tıpkı uzun siyah saçları gibi savrularak gerisinde kalıyordu. Birkaç adım arkasında gelen gölgeyi de geride bıraktığını düşünüp “7”. kattaki odanın kapısını açtı ve kendini içeri attı. Gözlerini odanın içinde çarçabuk gezdirdi, neden burada olduğunu hatırlamaya çalışırken buruşturup cebine sıkıştırdığı kâğıt parçası aklına geldi. Soğuktan uyuşmuş, neredeyse hala hissiz parmaklarının ucuyla paltosunun cebindeki kâğıdı çıkardı ve bir kez daha okudu: “Hayatın Benimdir”. Zihni bulanıktı, bu notu ona kim vermişti, bahsedilen hayat kimindi, bu odada ne bulacaktı ?… Biraz nefes almalıydı. Zamanın toza tutunduğu kül rengi perdeyi araladı ve nerede olduğunu anlamak için pencereden ıslak sokağa baktı. Rutubetten yeşermiş duvarlar, kimi kırık ya da çatlamış camların dökük ahşap çerçeveleri, siyah bir kedinin kuyruğunu ağır ağır sallayarak yürüdüğü Arnavut kaldırımının yıpranmış taşları…. Evet, şimdi her şey biraz daha tanıdık geliyordu. “Abanoz Sokağı” yakınlarında olduğunu anladı. Attila İlhan’ın ‘Serüven’in Sonu’, Necati Cumalı’nın ‘Emine‘, Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ‘Abanoz Sokağı’ şiirine konu olan Beyoğlu’ndaki bu sokak, 1970’lere kadar genelevleriyle ünlüydü. Yıllarca seks işçisi kadınların, trans ve natrans kadınlarla birlikte çalıştığı bu sokağın adını; çirkin ve müstehcen anlamını çağrıştırdığı bahanesiyle 2014 yılında “Asım” olarak değiştirmişlerdi. Düşünceler sis bulutu gibi kafasının içini doldurdu, kalabalıkların beklentilerine göre yaşamayı, giydirilen kimlikleri, tüm klişe dayatmaları düşündü. Bu sokaktaki evlerden birinde “Kadın Düşmanı” biri tarafından “Kahreden Kurşun”la işlenmiş kanlı cinayet haberini anımsadı. Her gün gittiği pastanede eline geçen bir gazetenin üçüncü sayfasında okumuştu. O anda zihninde bir kıvılcım parladı! O kıvılcım benliğine dair duyguları canlandırdı. Kezban, yaşamında hep görünenin ardındaki derinliğe inmeyi, yüzeysel bir akıl yürütmenin tuzağına düşmeden derinlikli yorumlamayı sahiplenirdi. Hevesli bir merak onu yine sarmaya başladı. Bu odada, cebindeki notla ilgili bir ipucu olmalıydı. Gözleri bu kez aceleci telaşı bir kenara bırakmıştı. Orada bir yerde gizlenmiş olanı yakalamaya istekli bir keşif coşkusuyla odanın içinde gezindi. Foto-romanlar, plaklar, dergiler, sinema afişleri, biblolar, parlak nesneler, ışıltılı giysiler, döküntü objeler… Kezban’ın karşısında alegorik bir sahne açmıştı bile. Bu sahnenin içindeki nostalji duygusu ona yıllardır dünyanın farklı ülke ve şehirlerine yaptığı gezilerde biriktirdiği eşyaları anımsattı. İnsanın içinde daima basit duygulara ve nesnelere teslim olma yatkınlığı olduğunu düşünürdü. Gündelik olan her şey yalnızca işlevini yerine getiriyorken sıradandı, oysa bir gösterge haline geldiği anda sıradan olmaktan çıkarlardı. Bu anımsama ona umulmadık bir pencere daha açtı, kitaplıkta dağınık biçimde sıralanmış eski polisiye romanların yıpranmış kapak sırtlarına baktı, birini çekip çıkardı, ara sıra içeri sızan gün ışığı ve sigara dumanıyla sararmış olduğunu düşündüğü sayfaları aralamaya başladı. Binanın karşısındaki otel tabelasının neon ışığı odanın yarı açık penceresinden içeri süzülüp mekâna yayılıyordu. Ahşapla karışık küf kokusunun ara sıra yükseldiği kahverengi döşemeler, ışığın etkisiyle kızıl bir rüyanın mistik atmosferini yansıtan sinematografik bir arka plan gibiydi. Kezban, nesneler ve onları tanımlamak için kullanılan sözcükler arasındaki ilişkiyi düşündü, ışık yazıyla bütünleştiğinde nasıl da duygusal etkiyi artıran arabulucu bir rol kapıyordu. Dağılan dikkatini topladı, aşırı göstergelerle süslenmiş, kitsch ve klişe anlatımla bezenmiş ucuz romanların sayfalarını çevirmeye başladı. Bunlar, 1930’lardan 70’lere kadar popülerliğini yitirmeyen ve “Pulp” olarak adlandırılıp, alt kültüre ait bir tüketim nesnesi olarak görülen suç romanlarıydı. Aşk, cinayet, suç ve serüvenle işlenmiş, fantezi, dram ve kimi zaman erotizmle örülmüş macera hikayeleriydi. Kezban, birkaçının kapağından renkli harfler ve grafik oyunlarıyla yazılmış başlıkları okudu: “İntikam Pençesi”, “Dişi Örümcek”, “Sıra Sende Yosma”, “Üç Kadının Romanı”, “Kadın İstediğini Yapar”, “Sevilmek İsteyen Kız”, “Cezanı Çekeceksin” … Kezban, bu romanları sahip olunması kolay, kurnaz, tehlikeli, gözü kara, ölümcül, elde tutulması zor ya da tam tersi mağdur, zayıf ve muhtaç olarak gösterilen karakterlerle kadın temsilinin sömürüldüğü ve tüketildiği bir tür olarak görmüştü. Hayatta ne kadar sahte şey varsa hepsinin bir simgesi olarak tarif edilmiş olan kitsch, her yerde, her zaman, tüm duyularımıza sızmaya hazır haldeydi. Düşünceler tıpkı pencereden sızan ışığın odanın duvarlarında titreşmesi gibi Kezban’ın zihninde titreşiyordu. Tüm düşüncelerini kesintiye uğratan uğursuz bir gürültüyle irkildi. Ağır perdeyi parmaklarının ucuyla araladı, küçük açıklıktan karanlık sokağa tedirginlikle baktı. Devrilmiş bir çöp kutusunun teneke kapağı tıngırdayarak dönüşünü tamamlamak üzereydi. Belki de sadece birbirini kovalayan sokak köpeklerinin işidir diye düşünürken bina girişinin kuytu köşesinde bir gölge fark etti. Buraya gelirken ensesinde hissettiği gölge olmalıydı bu. Gri atkısı, siyah pardösüsü ve gözlerini kapatan fötr şapkasıyla bir adam başını hafifçe kaldırmış pencereyi gözetliyordu. Kezban, hızla perdeyi kapatıp odanın diğer ucuna, kitapların başına geçti. Bu ucuz romanlardaki kötü adamlar ne kadar yakalanmaya ve cezalandırılmaya meyilliyseler, iyi adamlar da bir o kadar cesaret ve ahlak bekçiliği gibi sözde övgüye değer özellikler sergilerdi. Bu yaklaşım ona göre geleneksel değerleri pekiştirme eğiliminde, aydınlatılmamış otoriteyi güçlendirme peşindeydi. Hikayeler, en güçlü çıkarlar neyin ardındaysa ona itaat etmek yoluyla yapılan uyarılardan ibaretti. Kezban da tıpkı sokaktaki adam gibi yaşamdaki korkuları, zayıflıkları, önyargıları birer gölge gibi peşimize düşüren algıdan sıyrılmanın mümkün olduğuna inanmıştı. Seçkin kimliklerin toplumsal gerçeklikler karşısındaki uzak, pasif ve yabancı konumunu tekrar tekrar deşifre etmekten hoşlandığını anımsadı. Yaşamında, klişeleri zekâ ve mizah süzgecinden geçirerek reddetmek, sorgulamak ve alaşağı etmekle ilgilenmişti. Tüm bu imgeler, yıkıcı mı yoksa dönüştürücü mü olduğu muammalı kalıntıların temsiline dönüşüyordu. Bu kitapların hemen hepsinde ilgiyi talep eden baskın imge, fantezi dünyasında olduğunu hissettiğimiz pasif kurban ya da ölümcül tehdit olarak gösterilen kadındı. Kezban, akmış siyah mürekkebin masada bıraktığı lekeden uzun zamandır orada durduğunu anladığı kalemi eline aldı, kitaplardaki tüm erkeklerin gözlerine birer siyah bant karaladı. Baskın algının iç yüzüne işaret edercesine resimlerdeki erkeklerin kimliğini belirsiz hale getirdi. Bu kadınların her biri, ona yitirilmiş, bastırılmış, küçümsenmiş, görmezden gelinmiş ya da arzulanmış, ürkütülmüş ve korkutulmuş tüm benliklerin muhtemel ikamesi olarak göründü. Her biri kaderini eline almak için bir yol arıyor, her biri yaşamını ve düşüncesini sahipleniyordu… Evet! kayıp parçalar birleşmişti. Kezban, bu psişik gerilimin ortasında ne yaptığını, şok içinde çırpınan bir gerçekliği kavradığını o anda anladı… Nemden yumuşamış, iyice buruşmuş kâğıdı cebinden usulca çıkardı, açtı ve notu yeniden okudu. Tıpkı, kim bilir ne zamandır orada açık olduğu unutulmuş bir neonun çıkarabileceği titrek ve cızırtılı bir ses dudaklarından havaya karışarak odaya yayıldı: “Bu benim el yazım!..”.

DERYA YÜCEL

A Pulp Fiction About Serious Novels...

Kezban had come to the corner of the dark street where no sound could be heard but her heartbeat and breathing. She looked at the piece of paper in her palm, jumped briskly over the puddle in the corner and entered Building “13”. The heels of her red shoes slammed against the sides of the stairs as she hurried up the steps, the hem of her yellow coat was swung back, like her long black hair. Thinking that she had left behind the shadow that followed a few steps behind her, she opened the door on the “7th” floor and quickly entered the room. Her eyes darted around the room and she thought of the piece of paper she had crumpled up and tucked into her pocket, trying to remember why she was there. With the tips of her cold, almost still numb fingers, she took the paper from her coat pocket and read it again: “Your life is mine.” Her mind was clouded; who gave her this note whose life was it / whose life was it talking about and what would she find in this room? She had to breathe a little. She opened the ash grey curtain, where time clings to dust, and looked at the wet street to find out where she was. Walls greened by dampness, beat-up wooden frames of some broken or cracked glass, time-worn stones of the cobblestone pavement where a black cat slowly wags its tail... Now, everything seemed a little more familiar to her. She realized that she was near “Abanoz Street.” This street in Beyoğlu, mentioned in Atilla İlhan's “ ”, Necati Cumalı’s “Emine”, and Ümit Yaşar Oğuzcan's "Abanoz Street " poems was famous for its brothels until the 1970s. This street, where women, did sex work together with trans and cisgendered women for years, was thought to have an ugly and obscene meaning, and its name was changed to "Asım" in 2014. Thoughts filled her head like a cloud of fog, she thought what it was living according to the expectations of the crowd, the assigned identities and all the cliché impositions. Kezban recalled the news of the bloody murder committed by a "Woman Hater" in one of the houses on this street, with a “Cursed Bullet,”. She had read it on the third page of a newspaper she found at the patisserie she went to every day. At that moment, a spark flashed in her mind! That spark rekindled feelings for herself / aroused feelings of self. Kezban always embraced going into the depths behind the visible and making a deep interpretation without falling into the trap of superficial reasoning. An eager curiosity began to grip her again. There must have been a clue in this room about the note in her pocket. Her eyes let the hastiness aside; wandered around the room with the enthusiasm of discovery, eager to catch what was hidden somewhere. Photo-novels, records, magazines, movie posters, trinkets, shiny objects, sparkly clothes, junk objects… An allegorical scene had already opened in front of Kezban. The sense of nostalgia in this scene reminded her of the items she had collected during her trips to different countries and cities over the years. She thought that there was always a tendency in humans to give in to cheap feelings and objects. Daily things were ordinary when they just functioned but ceased to be typical as soon as they became a sign. This reminiscence gave another unexpected and new thought to her; she looked at the frayed covers of the scattered old detective novels on the bookshelf, pulled one out and begun turning the pages, she thought were yellowed by the sunlight leaking in occasionally and cigarette smoke. The neon light of the hotel sign across the building was filtering through the half-open window and spreading throughout the space. The brown floor, where the smell of mold mixed with wood from time to time, was like a cinematographic background reflecting the mystical atmosphere of a red dream with the effect of light. Kezban had recognized the relationship between objects and the words used to describe them. the light was coalesced with the text andit got a part as a mediator that increased the emotional effect. Gathering her scattered attention, she began to turn the pages of these pulp fictions adorned with extreme signs or kitsch and cliché narratives. ​​These were crime novels called Pulp, that didn’t lose their popularity from the 1930s to the 70s, andwere seen as a subculture object of consumption. They were stories of love, murder, crime and adventure, interwoven with fantasy, drama, and sometimes eroticism. Kezban read the titles playfully designed and written in colorful letters and from the covers of a few: “Claw of Revenge”, “The Female Spider”, “You’re Next, Tramp”, “Novel of Three Women”, “Woman Does What She Wants”, “Girl Who Longs to Be Loved”, “You’ll Be Punished” … Kezban considered these novels as a genre in which the representation of women is exploited and consumed, with characters portrayed as easy to own, cunning, dangerous, reckless, fatal, difficult to keep, or as total opposite, victims, weak and needy. Kitsch, which has been described as a symbol of all the fake things in life, was always ready to infiltrate all our senses everywhere, anytime. Thoughts flickered in Kezban's mind like the light leaking from the window flickered on the walls. ​​She was startled by an ominous sound that interrupted all her thoughts. She opened the heavy curtain with the tips of her fingers, peering uneasily into the dark street through the small opening. The tin lid of an overturned trash can was about to complete its turn on the floor. Thinking that maybe it was just the stray dogs chasing each other, she noticed a shadow in the secluded corner of the building entrance. It must have been the shadow she felt on the back of her neck as she came here. A man in a gray scarf, black overcoat, and fedora covering his eyes was staring at the window with his head slightly lifted. Kezban quickly closed the curtain and walked across the room to the books. The bad guys in these pulp fictions tended to be caught and punished, while the good guys displayed supposedly commendable traits such as bravery and guardianship of morals. This approach, in her view, tended to reinforce traditional values and sought to strengthen unenlightened authority. The stories were just warnings through obedience to whatever was behind the strongest interests. Just like the man in the street, Kezban believed that it was possible to get rid of the perception ,of life's fears, weaknesses and prejudices that haunts us like a shadow. She recalled that she liked to decipher over and over again the remote, passive, and alien position of elite identities in the face of social realities. In her life, she was concerned with rejecting, questioning, and overthrowing stereotypes through wit and humor. All these images turned into representations of remains, unclear whether they are destructive or transformative. In almost all of these books, the dominant image demanding attention was the woman, who we felt was in her fantasy world as the passive victim or mortal threat. Kezban took the pen, which she realized from the stain on the table by the runny black ink, that it had been standing there for a long time. She scribbled a black stripe over the eyes of all the men in the books. As if pointing to the inner side of the dominant perception, it made the identity of the men in the pictures uncertain. Each of these women appeared to her as possible substitutes for all selves that were lost, repressed, despised, ignored, or on the contrary desired, frightened, and feared. Each of them sought a way to control their own destinies and took ownership of their lives and thoughts. Finally! The missing pieces were put together. Kezban realized at that moment what she was doing in the midst of this psychic tension, grasping a reality fluttering in shock. She gently took the crumpled paper, softened by moisture, from her pocket, opened it, and read the note again. Just as a turned-on and forgotten neon since longtime, a trembling and buzzing sound mingled from her lips into the air, spreading across the room: “This is my handwriting.”

DERYA YÜCEL